14 C
Bursa
11 Aralık 2017 Pazartesi
Ana Sayfa Blog

Züleyha YUSUF, herkesin kendine göre başlık koyabileceği harika yazısını duygudaşları ile paylaştı.

0

Sitemin en acılı, en baharatlı en lezzetlisinden bir porsiyon ısmarladım sana sevgilim ..
Afiyet olsun, yarasın bitaneme…
Meraklanma, her zamanki gibi hesabı ben ödeyeceğim yine…
Ve üstüne bir bardak suyu ben içeceğim sana susamışken bu kadar ….
Yerin dolmuyor……
Uğraşıyorum, çabalıyorum elimden geleni yapıyorum.
Yemin ederim yaptım hepsini. Ne dediysen, ne söylediysen harfi harfine. Bilirsin beni söz dinlerim.
Unutmak için seni!!!
Kaçtım, oyalandım, gezdim tozdum.
İş buldum çalıştım. Para buldum harcadım. El buldum tuttum. Göz gördüm baktım… Derinlere daldım, yürüdüm, koştum, uçtum..
Yatıp uyudum, uyandım.
Yemek yedim su içtim. En çok kahve ve sigara tükettim..
Çocuk sevdim kimliğine bakmadan. Dilencilere para verdim acziyetini sormadan.
İnsanları sevdim zaman zaman, hakedişlerini sorgulamadan.
Gökyüzüne baktım mütemadiyen, kalbim ferahlasın genişlesin diye.
En çokta denize. Ah şu garip Eminönü. Ne çok çekti kahrımı, bir dile gelse.
Bir anne gibi sardı kuşattı beni her gittiğimde.
Kalabalığında sakladı, teselli cümleleri hâlâ beynimin içinde.
Hayat devam ediyor.
Güneşi görüyorum hergün, usanmadan doğuyor üstüme.
Ve kör ediyor gece, en kuytularda en derinde en acı ne varsa çıkarıp koyuyor masaya, önüme..
Mevsimler geçerken yıllar geçmiyor. Vakit desen boş bir tik-tak’ tan ibaret…
Saatlerce oturup hiçbir şey yapmadığın oldu mu hiç. Kahve koyup fincanına yanına bir sigara yakıp kahveyi fincanda sigarayı küllükte unuttun mu oturduğun yerde..
Neyin var diyenlere yorgunum dedin mi ‘sadece’
Daldığın derinlerin siyahı kapladı mı ruhunu, beynini, aklını kalbini..
Gökkuşağını özledin mi benim gibi.
Ağladın mı hıçkırarak, duymasınlar diye ağzına yastık kapatarak…
Kapattın mı kendini odalara günleri unutarak. Sahi günlerden ne bugün. Haklısın, önemi var mı tarih gösterirken sensizliği ben ne edeyim vakti, günü, saati….

,
Ž…..

KANDİL NEYDİ? KANDİL ANMAYDI..KANDİL DUAYDI…/ Emrah Uslu

0

Murat abi çok kızardı bana. Böyle özel gecelerde aramayıpta telefonuna mesaj atmama kulakları çınlasın. Ve hayatta geri dönmezdi mesaj’a. Sorardım sonra ” abi niye kutlama mesajıma geri dönmedin?”diye. O da ulan diyerek hafif kızgınca cevap verirdi ; “Sen benim mi yoksa telefonumun kandilini mi kutluyon? Kutlayan arar konuşur oğlum.Senin yaptığına bende aynı senin gibi cevap versem telefonlarımız birbirlerinin kandilini kutlamış olur”
Mantıklı bakınca gerçekten bu yoruma, hak vermemek imkansızdı. Peki neden böyle yapıyoruz? Kutlamak mı zor gelen yoksa içimizdeki inanç zayıflığının utancı ile mi geçiştiriyoruz.Tabi bir sürü farklı neden çıkar bu konuda. Fakat ben en çok iman eksikliğimize bağlıyorum bu konuyu. Hatta konuyu biraz da daha somut teşhislere bağlayayım diyorum. Bu gün mevlid kandili olduğunu sabahtan sosyal medyada ki paylaşımlardan öğrenen ve kendine gelen bu kutlama paylaşımını kopyalayıp listesindeki arkadaşlara yollayan kaç kişi var içimizde? ( En başta ben ) Peki ya sonra ? Tüm geceyi samimiyetle ibadetle geçirecek kaç kişi var? Siz bu sorulara içinizden cevap vermeye çalışırken, ben son olarak Tüm dünyada aynı Allah’a ve aynı peygambere inanan tüm samimi müslümanların kandilini kutluyor hayırlı bir gece diliyorum.

GOGOL / “Burun”

0

Şu dünyada ne olmadık şeyler olur! Olaylar da, çoğu zaman, inanılacak gibi değildir. O, Danıştay Üyesi kılığında gezen, kentte bunca gürültüye yol açan burun, sonunda, nasıl oldu bilinmez, eski yerine döndü. Yani Binbaşı Kovalev’in iki yanağının tam orta yerine. Bu, 7 Nisan’da oldu. Kovalev, sabahleyin uyanıp da aynaya şöylesine bir bakınca burnunu yerinde gördü. Elini götürdü; işte, tastamam kendi burnuydu. “Yaşasın!” diye bağırdı; nerdeyse, odanın içinde, sevinçten yalınayak, oynayıp zıplamaya başlayacaktı; ama İvan’ın gelmesi buna engel oldu. İvan’dan, yüzünü yıkamak için, su istedi. Yıkandıktan sonra gene aynaya baktı. – Burun yerindeydi.

Bir peşkirle kurulandı, yeniden aynaya baktı. – Burun gene yerindeydi.

– Bak bakalım İvan, dedi, burnumun üstünde sivilcemsi bir şey var sanırım.

Bir yandan da şöyle düşünüyordu: “Ya şimdi İvan bana, ‘Hayır, efendim, yalnızca sivilce değil, burnunuz da yok!’ deyiverirse?”

Ama İvan:

– Hayır, sivilce falan hiçbir şey yok. Burnunuz sapasağlam; diye yanıt verdi.

Binbaşı, “Güzeel!” dedi; ondan sonra parmağını şaklattı.

O sırada, kapıdan süt dökmüş kedi gibi, korka korka, berber İvan Yakovleviç göründü.

Kovalev, ta uzaktan:

– Çabuk söyle, diye bağırdı, ellerin temiz mi?

– Temiz.

– Atıyorsun!

– Vallahi temiz, efendim!

– Peki! Haydi bakalım.Kovalev oturdu. İvan Yakovleviç onun boynuna bir peşkir iliştirdi; bir anda bütün sakalıyla yüzünün bir kısmını tüccar düğünlerinde sunulan kremaya benzer sabun köpüğü içinde bıraktı. Yakovleviç, burnu görünce kendi kendine, “Gördün mü?” dedi; sonra eğildi, sağdan soldan, bir güzel inceledi: “Bak hele!” dedi, “hiç belli değil!”

Uzun uzadıya burnu seyretti. Sonunda, dikkatle, kolayca düşünebileceğiniz bir özenle ve iki parmağıyla, ucundan tutacak oldu. İvan Yakovleviç’in yöntemi böyleydi.

Kovalev:

– Yavaş ol! Yavaş! Dikkat et! diye bağırdı.

İvan Yakovleviç’in eli yanına düştü. Başı döndü; öyle şaşırdı ki, bu derecesi hiç başına gelmemişti. Sonunda, usturayı özenle sakalın üzerinde yürütmeye başladı. Ama elini dayayacak bir burun olmadı mı, bu iş ne kadar güç oluyordu? Neyse; başparmağını kâh yüzüne, kâh alt çenesine bastırarak, zar zor, işini bitirdi.

Her şey hazır olduktan sonra, Kovalev, çarçabuk giyindi, bir faytona atladı, doğru şekerlemeciye gitti. İçeriye girerken daha kapıdan bağırdı:

– Garson! Bana bir fincan çikolata!

Aynı zamanda da aynaya bakmayı unutmadı. Burnu yerindeydi. Döndü, göz ucuyla ve alaycı bir tavırla, biraz ötede oturan iki subayı süzdü. Birinin burnu yelek düğmesi kadar ya vardı, ya yoktu.

Oradan çıkınca Bakanlık özel kalemi müdürlüğüne uğradı. Bir işi kovalıyordu. Vali yardımcılığına istekli olmuştu; vermezlerse, müdür yardımcılığına razıydı. Kabul salonuna girdiğinde, bir daha aynaya baktı; burnu hep yerindeydi.
Ondan sonra gene bir müdür yardımcısı, yani gene binbaşı olan bir arkadaşını görmeye gitti. Bu adam çok alaycı bir arkadaştı. Onun şaka yollu sözlerine karşılık, Kovalev, hep, “Sen yok musun sen? Ne kâfir, şeysin!” derdi.

Yolda yürürken düşünüyordu: “Şimdi binbaşı beni görür görmez kahkahayı basmazsa, her şey yerli yerinde demektir.” Ama arkadaşı onu hiçbir şey yokmuş gibi karşıladı. Kovalev, “Çok iyi! Pek güzel! İşler yolunda!”

diye düşündü. Yolda, kızıyla birlikte, o yüksek rütbeli subayın karısına, Bayan Podtoçina’ya rasladı. Önlerinde saygıyla eğildi. Onlar da ona neşeli sözlerle karşılık verdiler; demek ki, hiçbir eksiği yoktu. Epey konuştu. Sonra cebinden bir tabaka çıkardı – bu işi inadına yapıyordu-, burnunun iki deliğine de enfiye çekti. Kendi kendine şöyle diyordu: “Ah, kadın milleti! Namussuz millet! Haydi bakalım; almayacağım işte kızını. Öyle bedava yere par amour olmaz.”

Bu olaylardan sonra binbaşı Kovalev, Nevski Caddesi’nde, tiyatrolarda, her yerde sanki hiçbir şey olmamış gibi, dolaşıp duruyordu. Burnu da bir şey olmamış gibi hep yüzünde duruyor, bir zamanlar ayrılmış olduğunu belli etmiyordu. O günden sonra Kovalev’i hep neşeli gördüler. Yüzünde bir gülümseme, durmadan, bütün güzel kadınların peşinde dolaşıyordu. Bir kez, Gostine’deki dükkânlardan birinde nişan kordelesi alırken bile görüldü.
Niçin alıyordu, anlayamadık. Çünkü kendisine nişan falan verilmiş değildi.

Geniş imparatorluğumuzun kuzey başkentinde işte böyle bir öykü geçti. Ancak şimdi bu öyküyü yeniden düşününce, içinde olmayacak şeyler bulunduğunu görüyorum. Burnun yerinden ayrılması, böyle birçok yerde Danıştay Üyesi kılığında dolaşması, ne denli anlaşılmaz bir olay olursa olsun, o konu ayrı; ama Kovalev gazeteye bir burun için duyuru verilemeyeceğini nasıl anlamadı? Duyuru ücretlerinin yüksekliğinden söz etmek istemiyorum; o denli elisıkı bir insan değilim çünkü. Ama, bu işin yakışıksız, çirkin bir iş olduğunu nasıl anlayamadı.

İyi ama, nasıl oluyor da burun pişmiş bir ekmeğin içinden çıkıyor, sonra nasıl oluyor da İvan Yakovleviç?

Hayır, aklım ermez bu işe. Gerçekten, aklım ermez. Ama en çok şaştığım, en çok akıl erdiremediğim başka bir nokta da, yazarların bu türlü konuları alıp işlemeye kalkmaları. İnanın bana, bu açıklanamaz. Akıl erdiremiyorum. Önce, ülkenin bundan hiçbir yararı yok; sonra… Yararı gene yok. Ne olduğunu bir türlü anlayamıyorum.

Ama ne derseniz deyin, bazı noktalar… Öyle ya, hangi işin bir şaşırtıcı yönü yok! Gene de insan, biraz düşününce bu öyküde bir şeyler bulmuyor mu? Ne derlerse desinler, yeryüzünde bu türlü olaylar oluyor; binde bir, ama oluyor!

EVET SAYIN SEYİRCİ.MERHABA / Emrah Kadir USLU

0

Bazen siz ne kadar isterseniz isteyin, olmaz bazı şeyler. Üzülürsünüz kırılırsınız ama gizlersiniz kendinizden bile. Saçmadır yaptığınız ama yine de yaparsınız elinize bişiy geçmediği halde.
İyi olmak aslında kendiniz dışında faydalı olmak mıdır herkese? Yoksa zarar vermemek midir kimseye? diye düşünürken siz. Birileri çoktan bütün planı projeyi çizmiş, sahiplenmiş hatta yola çıkmıştır bile.
Bedensel yakınlıklarınız bir şey ifade etmez ki gönüldaşlığınız bitmişse yakınlarınızla..
İşte böyle bir durumda yapılacak en iyi şey, iyi bir seyirci olmaktır.
Zaman akandır su ise yolunu bulandır her daim çünkü.
Her savaşta bir kazanan bir de kaybeden vardır. Kaybetmek, kazanmak kadar da doğal ve gerçektir. Asıl mesele gerçeği kabul edebilecek kadar cesur olup olunamayacağı meselesidir.
Cesursanız sizi kimse öldüremez.Ama bir korkaksa ruhunuz yaşayan bir ölü sıfatı cuk oturur isminizin önüne…

EYLÜL / HAYDAR ERGÜLEN

0

Kadın gider ve bunun şiir olduğu söylenir
kadın gider ve bir şair doğar bundan
(Ben hangi kadından şair olduğumu bilirim)
“Yazın bittiği her yerde söylenir”se
kadının gittiği de her yerde söylenir
kadın gittiği her yerde şiir diye söylenir:
Kadının gittiği yazın bittiğidir, her yerde
yaz biter kadın giderse, bunun sonu şiirdir,
yazın sonu şiirdir, şiirdir aşkın sonu.
Şehir her semtiyle yazın peşine düşse
yaz uzar bundan ve aşklar da nasiplenir,
yazın peşinde şehir, kadının peşinde şiir
eylülün semtine kadar böyle gidilir
bir gecede gittimdi hazirandan eylüle
eylül yazdan terkedilmişti, şiirse haziranda
kadın tarafından terkedildi o söylenceye:
Bütün oğullar anneyi bir şiire terkeder!
O kadın beni terkederse şair olurum
oğul olduğum kadın sakın beni terketme,
şiirdir söylenir, yazdır biter, kadındır gider

Bütün kadınlar şiiri bir kadına terkeder!

Close
Please support the site
By clicking any of these buttons you help our site to get better
Araç çubuğuna atla